$ DOLAR → Alış: 5,75 / Satış: 5,77
€ EURO → Alış: 6,36 / Satış: 6,39

TARİH İLMİ VE OSMAN AĞA’YI ANLAMAK

Ayhan YÜKSEL
Ayhan YÜKSEL
  • 09.06.2019
  • 486 kez okundu

Tarih, geçmişin bilimi olarak tarif edilmiştir. Tarih, insanlara doğru neticelere varmaları için yön veren bir düşünce tarzıdır. Geçmişini bilmeyen bir toplum hafızasını kaybetmiş, akıntıya kapılmış gibidir. Bütün insanların geçmişten ders almaya, onu öğrenmeye ve tecrübe kazanmaya ihtiyacı vardır. Her millet atalarının geçmişteki başarılarıyla övünür. Tarih, insanların kültür seviyelerinin yükselmesine yardımcı olur. Tarih, insanlarda ahlâk şuurunu uyandırıp manevi değerlerin gelişmesine katkı sağlar.

Tarihi bir olay yazılırken tarihi şiirler, hikâyeler, efsaneler, mitler, destanlar, menkıbeler, fıkralar ve atasözleri sözlü kaynaklardan; arşiv malzemesi, kütüphane malzemeleri gibi yazılı kaynaklardan yararlanılır. Sözlü kaynaklar kaynağı belli olan veya olmayan, fakat ağızdan ağza söylenerek geldikleri için anlar ancak yazılı kaynakların bulunmadığı durumlarda veya onlara yardımcı olarak ve ihtiyatla kullanılma durumundadırlar. Sözlü kaynağa ihtiyatla yaklaşmamak tarihi olayları doğru okumamızı, doğru yorumlamamızı engel teşkil edecek önemli bir ayrıntı olarak karşımıza çıkar. Sözel kaynakları herhangi bir tahlile tâbi tutmadan doğru kabul edip kullanmanın en belirgin örneklerinden birisi Millî Mücadele Kahramanı Osman Ağa hakkında bir Giresunlunun “Osman Ağa’ya Karadeniz Genel Valiliği verilmek isteniyor. Buna engel olan var. O da Ali Şükrü…”, ya da “Ali Şükrü kendi padişahlığını istiyor” şeklindeki avama mahsus ve kahve kültürünün bir yakıştırması[i]; diğer bir örnek de Mustafa Kemal Paşa ile Osman Ağa’nın Havza’da buluştuğuna dair sözlü aktarmaları tahlile gerek görmeden doğru kabul edilmesi[ii];  bir de sözlük anlamını bilmeden “eşkıya” olarak nitelendirilmesidir.

Genel olarak soygun yapıp halkın malına ve canına kasteden, etrafı haraca kesenlere şakî ve bu kelimenin çoğulu olarak eşkıya denmiştir. Ayrıca Celâlî, eşirrâ, harâmi, haramzâde, türedi, haydût, uğru kelimeleri de bu anlamda kullanılmıştır. Osman Ağa Balkan Harbi’nden başlayan bir süreçte ayrılıkçı Pontus ve Ermeni çetecilere karşı mücadele veren kahramandır. “Kuttâ-i tarîk” olduğunu söylemek için birinci el kaynağın da ortaya çıkarılması gerekir. Osman Ağa’nın bu sıfatla nitelendirilmesi için hangi dağda yol kesip soygun yaptığının ispat edilmesi gerekir. Osman Ağa ne yapmıştır? Osman Ağa dağa çıkmıştır, doğrudur!?! Ama yol kesmek için değil, vatanı için dağa çıkmıştır… Hatta, o günlerde İstanbul’da öğrenci olan oğlu İsmail de babasının dağlara çekildiğini duyunca okuldan kaçarak kendisine katılmıştır. Meclis-i Vükela’dan 7 Temmuz 1919’da çıkan ve Karahisar’da kendisine 8 Temmuz 1919’da ulaşan “afv-ı şahane” kararı üzerine 12 Temmuz 1919’da Giresun’a gelmiş ve belediye makamına oturmuştur[iii].

Bir ülke [Anadolu] düşman [Yunan] bir ülke tarafından işgal edilirse ne yapılması gerekir? Denizli müftüsü Ahmed Hulusi Efendi gibi “fetva veriyorum, işgal edilen memleketler halkının silaha sarılması farz-ı ayn’dır” diyerek Millî Mücadelede ön saflarda mı yer almalı? Ya da Damat Ferid’in şeyhülislâmı Dürrizâde Abdullah Efendi’nin çıkardığı fetvaya uyarak “Kuva-yı Milliyecileri” kötüleyenlerin ardından mı gitmeli? Ya da Hürriyet ve İtilaf Fırkasını destekleyen, padişahlık düzenini savunan, yönetim kurulunda Mustafa Sabri, İskilipli Atıf, Said-i Kurdî’nin bulunduğu “Teâlî-i İslam Cemiyeti” gibi Anadolu hareketi aleyhinde “… Mustafa Kemal ve Kuva-yı Milliye maskaraları…” içerikli bildirileri dağıtmalı, düşman uçakları ile Türk ordusunun başından aşağıya mı atmalı?[iv] İşte, Osman Ağa ve şehirli-köylü bütün Giresunlu, Hz. Peygamber’in sözü gereği “yerden üç taş almışlar” ve “düşmana atmışlardır”. Örnek mi, Bulancaklı Kurtoğlu Hafız Mustafa Efendi boynunda Kur’ân-ı Kerîm cephede gazilik payesini almış, Tirebolulu müftü Ahmed Necmeddin Efendi, işbirlikçi/hain Damad Ferid hükümetinin şeyhülislam Dürrizâde Abdullah vasıtasıyla 11 Nisan 1920’de Kuvâ-yı Milliye aleyhine çıkarmış olduğu fetvaya karşı Ankara hükümetinin Börekçizâde Rıfat Efendi başkanlığında hazırlanan ve 16 Nisan 1920’de bütün müftülüklere tebliğ edilen “fetva-yı şerife”ye 29. sırada imza koymuştur. Kötü mü yapmışlar!?! Bazı zevat gibi ihanet içinde olup 150’likler listesinde yer almamışlardır[v].

Osman Ağa ile ilgili görüş beyan etmek için sözel kaynakların tahlile tâbi tutulması, öncelikle yazılı kaynakların kullanılması gerekir. Şu kitap ve makaleler Osman Ağa’yı daha iyi tanımamızı sağlayacaktır: Süleyman Beyoğlu, “Belgelerle Osman Ağa”, Millî Mücadelede Giresun [Sempozyum 6-7 Mart 1999], İstanbul 1999, s. 77-98; a. mlf. Millî Mücadele Kahramanı Giresunlu Osman Ağa, İstanbul 2009; Mustafa Balcıoğlu, “Birinci Dünya Savaşı Sırasında ve Sonrasında Rumlar ve Topal Osman”, Giresun Tarihi Sempozyumu (30-31 Mayıs 1996), İstanbul 1997, s. 259-266).

Rumları “astı-kesti hikâyesine” gelince: Osman Ağa’nın Millî Mücadeleden önce yerli Rumlarla bir sorunu yoktur. Hatta ortaklık dahi ederler. Ancak ne zaman Ruslar çekilir, Rumlar ve Ermeniler ayrılıkçı hareketlere başlarlar o zaman Osman Ağa onlara karşılık verir. 1916’da Pontusçu çeteci Vasil Usta Rus işgali altındaki Trabzon’a gelir. Vasil Usta, Rusları müdahale etmeye zorlamak için Türk köylerine saldırır. Amaç, Türkleri şiddet eylemine kışkırtmaktır. Tabi, başta Osman Ağa olmak üzere Türkler bu saldırılara karşılık verir. Stefanos Yerasimos, Osman Ağa’nın Rumların saldırısı üzerine harekete geçtiğini “Tirebolu ve Giresun yöresindeki Rum köylerine yaptığı ilk saldırıların 1916 Kasımında gerçekleştiğine bakılırsa, bunlar Vasil Usta’nın eylemlerinden sonraya rastlar” diye yazar[vi].  15. Kolordu’nun Trabzon mıntıkasında 7000’i silahlı 20.000’e yakın Rum’un etkisiz hale getirilmesi için yoğun çaba göstermesi gerekmiştir. Çiçek mi atılacaktı?

Osman Ağa’nın bedeli ödendiği halde gönüllü Balkan Harbine katıldığını, topallığının buradan kaldığını hatırlamak gerekir! Kaynak yoksunu bazı kişiler “Sakarya Meydan Muharebesine katılmış, ama zoru görünce kaçıp çeteciliğe devam etmiş” diye yazmışlardır. Bu bilgiler AB’nin marifetiyle oluşturulan müfredatta mı yazıyor bilmiyorum? Sakarya Meydan Muharebesinde Giresunlular sadece Osman Ağa’nın kumandasında 47. Alayla değil, Tirebolulu Hüseyin Avni Alparslan Bey’in kumandasında 42. Alayla da katılmıştır. 47. Alay, süngüleri olmadığı için Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle bellerindeki bıçakla Yunan’a hücum etmişlerdir. 42. Alay’a gelince, başta kumandanları olmak üzere alayın tamamı şehit olmuştur. Osman Ağa’nın bu sırada cephede ve ön safhada mücahit arkadaşlarıyla beraber olduğunu, atının vurulduğunu hatırlatırım.

Sakarya Meydan Muharebesinde Osman Ağa’nın kumandasındaki 47. Alayda gönüllü olan Giresunlular yaraları iyileşmeden tebdili havalarını yarıda keserek yine cepheye koşmuş yiğitlerdir. Sakarya gazisi amcam Eseoğlu Kara Mustafa (1900-1929) bu Giresunlulardan sadece birisidir… Bu Giresunlulardan 14’ü bugün Afyonkarahisar’da İscehisar kasabasında Dedesivri’de yatmaktadır (47. Giresun Gönüllü Alayı Şehitliği [hzl. Giresun Belediye Başkanlığı, Giresun 2010). Giresun nere? Afyon nere? Yanlış mı yaptılar dersiniz? İşgale uğramadığı halde vatan için iki alay kuran hangi il vardır?

Daha önce Osman Ağa’nın kaledeki anıt mezara bir saldırı olmuş, anıt mezardaki Osmanlıca kitabesi kazınmıştı. Hüseyin Mümtaz[vii], “Tarihimizi Çalıyorlar” diyerek; gazeteci-tarihçi Murat Bardakçı[viii], “Osman Ağa’nın mezar taşı AB yüzünden mi kazındı?” diyerek Giresunluların hislerine tercüman olmuşlardı. Giresunlu da Osman Ağa’sına sahip çıktı ve anıt mezardaki kitabeyi uzun bir uğraştan sonra ve dönemin Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun da katkısıyla eski haline getirdi[ix]. Giresunlular, Kaledeki anıt mezarın başında, Eğribel’de “Osman Ağa”larını hatırlıyorlar ve ruhuna “fatiha” gönderiyorlar…

2001’de dikilmeyen Osman Ağa’nın heykeli 2008’de Giresun Esnaf ve Sanatkârlar Odası Başkanı Ali Kara’nın önderliğinde Giresun-Şebinkarahisar yolu üzerinde Eğribel’de dikilmiştir. Millî devletin kurulması için “ter döken” Osman Ağa ile kıyaslanmak istenilen Şeyh Sait ve Seyyid Rıza Türkiye Cumhuriyeti’ne başkaldıran asî kişilerdir. Esbak Giresun valisi Mustafa Taşkesen’in Osman Ağa ile Seyit Rıza’yı kıyaslamasına gönül nasıl razı olur? Seyit Rıza, aşiret/derebeyi düzenini devam ettiren, vergi vermeyen, merkez yönetime karşı gelen, halk üzerinde baskı kuran sahte seyyidlerden birisidir. “Devletine söz ettirmeyen” Gazi Mustafa Kemal Paşa tarafından layık olduğu cezaya çarptırılmıştır.

Doğu Karadeniz’de yaşayan gayrimüslim halkın “Topal Osman” çetecilerince katledildiğini söylerken gayrimüslimlerin [Rumların] Türkleri katlettiğini de söylemek gerekir. Pontus devleti kurmak için Rumlar’ın 1856’da Islahat Fermanı’nın sağladığı dinî ve hukukî serbestlikle çalışmaları hız kazanmış, Osmanlı Devleti zayıflamaya başladığında gizli/açık eylemlere başlamışlar, Merzifon Amerikan Koleji’ndeki Rumlar Pontus Teşkilatı kurmuş, 1908’de Müdafaa-i Meşruta adıyla silahlı örgütlerini faaliyete geçirmişlerdir. Mondros Mütarekesi’nden (30 Ekim 1918) sonra da işi fiiliyata sokmuşlardır[x].

Osman Ağa ile ilgili bir iddia da Samsun yöresinde pek çok gayrimüslim ahaliyi katlettiğinin söylenmesidir. Savaşın neresi iyi? Burada karşılıklı bir vuruşma vardır. Bunu da önce Rumlar başlatmışlardır. Samsun’da Rum çeteleri 1920 yılı sonuna kadar 699 Türk’ü öldürmüş, 59’unu yaralamış, 15’ini dağa kaldırmış, 13 kadına da tecavüz etmişlerdir. Ayrıca 40 köy ve 27 çiftlik yakılmış, 111 köy yağmalanmış, 1 milyon liralık büyük baş hayvan ve 10 milyon liralık gayrimenkule de zarar verilmiştir. Aynı yıl Terme ve Çarşamba’da Rum çeteleri 15 Türk’ü öldürmüşler, 335 ev, 2 cami ve 2 okul yakmışlardır. Samsun’daki gayrimüslimlerin Türklere yaptığı zülüm konusunda İzmir suikastında asılan Ziya Hurşit’in kardeşi Ahmet Faik Bey’in hatıralarını okuyunuz. Ahmet Faik Bey, Samsun yöresinde çok sayıda silahlı Rum’dan bahseder. Pontus harekâtında 1922 yılı sonuna kadar 10.886 Rum çeteci yakalanmış, 11.198 Rum çeteci tepelenmiştir[xi] Osman Ağa bunlara “çiçek mi” atacaktı? Eğer Osman Ağa olmasaydı, Ali Şükrü Bey’in kendisi gibi subay olan kardeşi Samsun’da Bahriye adına teşkilat kuramayacaktı. Çünkü, Rum çetecileri nedeniyle Samsun’a girememişti. Osman Ağa, Samsun’a geldiğinde teşkilatını Samsun merkezinde kurabilmişti[xii].

Giresun’da Osman Ağa’nın Türk ahaliye zulüm yaptığına dair bir şikâyetlerini duymadım. Hep kahramanlıklarından bahsederler. İşbirlikçilerin şikâyetleri ciddiye almıyorum!

Ali Şükrü Bey meselesine gelince; bunlar siyasetin sonuçlarıdır. Ortada kurulmakta olan bir “devlet” vardır. Kurulan “dernek” değildir. Ali Şükrü Bey, fındık bahçesi için mi vuruldu? Fındık bahçesi için vurulsaydı belki bu sıfatı yakıştırabilirdik. Gerek Osman Ağa, gerek Ali Şükrü Bey bildikleri, inandıkları uğurda hayatlarından oldular. Kendilerini rahmetle anarım. Olayları dönemine göre yorumlamak gerekir. Masa başında ahkâm kesmek tarihçilikle bağdaşmaz. O günleri yaşamak gerekir. Ayrıca, Ali Şükrü Bey’in İttihat ve Terakki ve Enver Paşa ile ilişkisini, Müdafaa-i Hukukçulardan aldığı 40.000 lira paranın akıbetini de sorgulanmalıdır[xiii].

Osman Ağa’nın Ali Şükrü Bey’i öldürttüğü iddiası yeterli delillere dayanmamaktadır. Nitekim, Mustafa Kemal Paşa da “Osman Ağa’nın katlettiği zannedilen” ifadesiyle bu konuda kesin bir kanaate varılmadığı ifade etmektedir. Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi olayının hâlâ aydınlatılmamış olmasında Osman Ağa’nın yargılanmadan öldürülmesinin payı vardır. Osman Ağa, Sinop mebusu Hakkı Hami Bey ve arkadaşlarının verdiği bir önerge üzerine cesedinin gömüldüğü yerden çıkarılmış, Meclis’in önünde asılarak baş aşağı “ibret-i âlem için” üç saat kadar teşhir edilmiştir[xiv].

Ali Şükrü Bey ve Osman Ağa konusunu Giresun Belediye Başkanlarından rahmetli Mehmet Larçın “olmaması gereken trafik kazası” olarak özetlemişti. Osmanlı tarihinde “siyaseten katl” olaylarının yaşandığını biliyoruz[xv].

Osman Ağa’yı günümüz siyasetine âlet etmemek gerekir. Gerek Osman Ağa, gerekse Ali Şükrü Bey, vatan için doğru bildiklerini yapmışlardır. Osman Ağa ve Ali Şükrü Bey, mensup oldukları Oğuzların Çepni boyunun karakterini üzerlerinde taşıyan kişilerdir. Bazıları gibi düşmanla işbirliği yapmamışlar, “İslâm Teali Cemiyeti, İngiliz Muhipleri Cemiyeti, Wilson Prensipleri Cemiyeti” gibi Millî Mücadeleye zararlı cemiyetler içinde yer alarak asla işbirlikçi olmamışlardır. Her ikisine de Tanrı’dan bir kez daha rahmet dilerim. Osman Ağa “gerçek bir kahraman ve vatansever bir Türk’tür[xvi].

Osman Ağa, liderlik vasfına sahip birisidir. Sadece, alay kumandanı değil, sosyal yönü ile de dikkat çeken birisidir. Giresunlu, Osman Ağa sayesinde elektrikle tanışmıştır. Osman Ağa’nın getirdiği otomobille “medenî gürültüye” alışmıştır. Giresun’un idarî değişiklikle mutasarrıflık haline getirilişi Osman Ağa’nın o sırada Ankara’da bulunması ve Mustafa Kemal Paşa’ya olan yakınlığı etkili olmuştur.

Osman Ağa, ölümüne kadar Mustafa Kemal Paşa’nın yanında yer almıştır. O’nun önderliğindeki “Giresun Uşakları” Koçgiri, Pontus İsyanı ve Sakarya Meydan Muharebesi’nde üstün hizmetlerde bulunmuşlardır. Üstelik, Millî Mücadele boyunca düşmanla çarpışan 42. ve 47. alayların donanım ve iaşeleri tümüyle Giresunlularca sağlanmıştır. O, Giresunluların bir kahramanıdır. “Belgeye dayalı” tarih böyle hüküm veriyor…

Osman Ağa’nın yaşadığı dönemde İtilaf Devletleri, Yunanlılar, Ermeniler, Kürtler ve Mustafa Kemal Paşa muhalifleri tarafından eleştirilmesi gibi bazı mahfillerce hâlâ eleştirilmesi biz Giresunlular’a bir “işaret” olmuyor mu?

Sözel aktarımların tahlile tâbi tutularak, intihale dayanmayan akademik ve kaynak esaslı çalışmalardan yararlanarak tarih meraklılarına “iş‘âr” olabilecek kısa bir Osman Ağa biyografisinin son günlerdeki bazı sorulara “yanıt” olacağını umuyorum.

Millî Mücadele’den (1918-1922) günümüze (2010) geçen sürede Atalarımıza lâyık olduk mu bilemem ama başta Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşları olmak üzere Osman Ağa ile birlikte yurdun kurtuluşu için canını seve-seve veren binlerce Giresunlu’ya Tanrı’dan rahmet diliyorum.

[i] Cemal Şener, Topal Osman Olayı, İstanbul 1992, s. 124-127.

[ii] Samih Nafiz Tansu, İki Devrin Perde Arkası, İstanbul 1969, s. 346.

[iii] Ayhan Yüksel, “Millî Mücadelede Giresunlu Osman Ağa ve Arkadaşlarının Affı”, Giresun Tarihinden Sayfalar, İstanbul 2009, s. 35-45.

[iv] Ali Sarıkoyuncu, “Ulusal Bağımsızlık Savaşında Millî Varlığa Düşman Cemiyetlerden Teâlî-i İslam’ın Bir Bildirisi”, Tarih ve Toplum, sayı: 102 (Haziran 1992), s. 19-22.

[v] Sedat Bingöl, 150’likler Meselesi: Bir İhanetin Anatomisi, İstanbul 2010.

[vi] “Pontus Meselesi”, Milliyetler ve Sınırlar  (çev. Şirin Tekeli), İstanbul 2000, s. 362-363.

[vii] Giresun Işık, 19 Ekim 2002.

[viii] Hürriyet, 20 Ekim 2002, s. 23.

[ix] Ölümünün 80. Yılında Osman Ağa ve Anıt Mezarına Yapılan Saldırı (hzl. A. Yüksel-C. Sarı), Gebze 2003).

[x] Başlangıçtan Günümüze Pontus Sorunu (ed. Veysel Usta), Trabzon 2008.

[xi] Hadiye Yılmaz, “Nutukta Kullanılan Bir Pontus Raporu”, Uluslararası Giresun ve Doğu Karadeniz Sosyal Bilimler Sempozyumu (9-11 Ekim 2008), II, Ankara 2009, s. 45.

[xii] Dr. Yusuf Gedikli (hzl.), Pontus Meselesi, İstanbul 2008.

[xiii] Hasan Babacan-Uğur Üçüncü, “Ali Şükrü Bey’in İttihatçılığı ve Trabzon İttihatçılarıyla İlişkisi”, İlk Adımdan Cumhuriyet’e Milli Mücadele, Samsun 2008, s. 545-554.

[xiv] Türkiye Büyük Millet Meclisi I. Dönem Zabıt Ceridesi, XXVIII, s. 305.

[xv] Mehmet Akman, Osmanlı Devletinde Kardeş Katli, İstanbul 1977.

[xvi] Faruk Sümer, Tirebolu Tarihi (yay. Tirebolu Kültür ve Yardımlaşma Derneği), İstanbul 1992, s. 139.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ