giresun üniversitesi Giresun University kerasus giresun gazete giresungazete giresun gazete giresun gazete net Giresun ışık Giresun Işık Gazete Gazete Işık gazetecilik giresun yerel haberler giresunhaber Giresun haber giresun yerel haberler giresun yerel gazete giresunsondakika giresun sondakika kazaolay sondakika giresun giresun belediyesi çotanak yeşilbeyaz giresunspor fotoğraf fotoğrafçılık piraziz bulancak dereli keşap espiye yağlıdere şebinkarahisar tirebolu alucra espiye bulancak camoluk şebinkarahisar tirebolu alucra espiye bulancak keşap
DOLAR
7,4126
EURO
9,0363
ALTIN
441,98
BIST
1.542
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Giresun
Az Bulutlu
16°C
Giresun
16°C
Az Bulutlu
Pazartesi Parçalı Bulutlu
17°C
Salı Parçalı Bulutlu
18°C
Çarşamba Parçalı Bulutlu
18°C
Perşembe Yağışlı
9°C

Paris’te ki Söğüt ağacı! Ankara’da ki (vatan)sızlar!

11.12.2020
0
A+
A-

Refik isminde bir Türk 1900 lü yılların başında Fransa- Paris’tedir, bir kaç gün sonra ise Ramazan Bayramıdır.

 

Refik’in Türkiye‘ye gelip bayramı kendi yurdunda âilesi ve sevdikleriyle beraber geçirmesi imkânsızdır.

 

Bir sabah erken kalkarak en yakınındaki parka gider.

Park bomboş ve ıssız, Refik fazlasıyla müteessir ve üzgündür!

 

Refik, ıslak bir banka oturur ve üzgün üzgün vatanını, âilesini ve sevdiklerini düşünürken karşısında ki koca ve yaşlı bir söğüt ağacı dikkatini çeker (söğüt ağacı Anadolu‘ya has bir ağaçtır)

 

Bu söğüt ağacı bizim söğüt ağacı.

”Benim Türk olduğumu anladı ve bana gülümsüyor, artık bu bayram Paris‘de yalnız değilim” diye düşünerek büyük bir sevinçle yaşlı söğüt ağacına yaklaşır, selâm verir ve ağacı dostça okşayıp sevdikten sonra dibine oturur ve söğüt ağacıyla sohbete başlar!

 

Yaşlı söğüde;

”Sen de benim gibi gurbettesin, senin yerin burası değil, senin yerin Anadolu‘da bir çeşmenin yanı başı, bir câminin avlusu, evleri kerpiç bir Anadolu köyünün tam orta yeridir” der.

 

SÖĞÜT KONUŞMAYA BAŞLAR;

‘’Evet benim yerim oralardır. Ben de vatanımdan uzak düştüm, şimdi benim Anadolu‘da bir çeşmenin yanı başında olmam gerekiyordu. Dallarımın altında köyün sevdalı gençleri buluşup hasret gidermeliydi. Yaşlılar, ihtiyar gövdeme yaslanarak dinlenmeli, Osman emmiler, Mehmet dayılar dallarımın gölgesinde namaz kılmalı, askere uğurlanan gençler davul – zurnalarla halay çekmeli, yavukluları olan genç kızlar ise yaprağımla gözyaşlarını silmeliydiler….

 

Amma kader bizi buralara attı. Bir zâlim el genç bir fidanken beni vatan toprağımdan zorlan sökerek GAVURİSTANA dikti. Yad ellerde ne büyük ıstıraplar çektim. Anadolu‘da olsam gölgeme oturan genç sevdalılardan kim bilir kaç kere en çok sevdiğim “ SÖĞÜDÜN YAPRAĞI DAL ARASINDA, GÜZELİ SEVERLER BAĞ ARASINDA“ türküsünü dinleyecektim. Sen sabırlı ol delikanlı, bir gün vatanına kavuşursun, inşallah sevdiklerinle nice bayramlarda bir ve beraber olursun, senin bu şansın var…’’ der.

 

Refik ise, yaşlı söğüdün bu acıklı ve hissi sözleri karşısında ; “İnşallah, sen de bir gün hasretini çektiğin vatanımıza kavuşursun“ der.

 

Yaşlı söğüt, Refik’in, “İnşallah, sen de bir gün hasretini çektiğin vatanımıza kavuşursun“ sözleri karşısında müteessir olur ve titrek bir sesle;

 

‘’Benim dönüşüm imkânsız, artık çok geç, hem ümidim de kalmadı, mecâlim bitti. Anadolu‘ya döndüğünde, gördüğün her söğüde selâmımı söyle” der.

 

SON OLARAK DA;

‘’Söğütlere söyle vatanlarının kıymetini bilsinler, yaprakları ses çıkartarak altında uyuyan Hasan Emmi‘nin uykusunu bölmesinler, sonbaharlar da yere yavaş yavaş düşsünler ki, üzerine düştükleri toprakları incitmesinler’’ diye Refik’i sıkı sıkıya tembihler!

 

Ne hazindir ki bugün bizi idâre edenlerin bu vatana bir söğüt ağacı kadar olsun ne muhabbetleri ve ne de sadakatleri var!

 

Bunca yıldır Ankara’ya sayısız insanı gönderip üstelikte bunları yemeyip yedirdik, giymeyip giydirdik, baş tacı yapıp ümit ve bel bağladık, kendilerine karşı saygıda kusur etmedik, gün oldu onlar için en yakınımızla kavga edip yıllarca küs kaldık ve hatta bunların yüzünden küs olduklarımızın cenâzelerine, mevlitlerine dahi gitmedik.

 

Nereden bilecekti ki, bu kadar nankör ve merhametsiz çıkacaklarını!

Yine nereden bilecektik ki kan, gen, ruh ve inanç olarak bize bu denli uzak ve bu denli yabancı olduklarını!

 

Bunları seçerek Ankara’ya gönderip yedirip içirmek yerine;

O Ankara’ya, üzerinde büyüdüğü toprağa sadakatle bağlı ve dallarının gölgesinde kendisini dikip büyüten insanlara Temmuzun sıcağında gölge ederek borcunu ödeme asâletini gösteren bir söğüt ağacı dikseymişiz çok daha isabetli olacakmış!

 

Son asır içinde gerçi GÂZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ve BAĞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ gibi iki dev söğüdümüz oldu, lâkin çok azımız hariç ne kıymetlerini bildik ve ne de onların hatıralarına karşı sadakat gösterebildik.

 

Yukarıda okumuş olduğunuz Paris’te ki söğüt ağacının acıklı hikâyesinin gönül ve ruh dünyalarımızda daha da kalıcı olup, koparacağı fırtınalarla belleklerimize kazınarak vatan sedasının bir ateş gibi tüm hücrelerimizi kavurabilmesi için ‘’PARİS AKŞAMLARI ŞİİRİNİ’’ tekrar tekrar okuyalım.

 

Vatansızlığın ne demek olduğunu en güzel bir şekilde ifade eden PARİS AKŞAMLARI ŞİİRİ, 1947 yılı sonbaharında, Paris‘de Sen Nehri üzerindeki bir köprünün ayağında çöpçüler tarafından fark edilen, adı- sanı belli olmayan donarak ölmüş bir gencin cebinden çıkmıştır.

 

Üstünden çıkan evraktan ALP GİRAY isimli kırımlı bir Türk olduğu, ikinci Dünya savaşının badirelerine kapılarak yolunu kaybettiği ve yolunun Paris‘e düştüğü, burada çok sefil bir hayat sürdüğü, aç susuz bir şekilde donarak öldüğü anlaşılmıştır.

 

EY TÜRK GENCİ!

Yarın yâd eller de bir nehir kenarında donmuş cesedinin bulunmasını istemiyorsan veya da en yakınlarının işgâl gücü askerlerinin karargah çadırlarında yükselen acı feryatlarını duymak istemiyorsan, o zaman bir saniye dâhi gecikmeden TİTRE VE KENDİNE DÖN ve başına geçireceklerini, KANI- GENİ- SOYU- DİNİ senden olanlardan seç!

 

‘’Paris Akşamları Şiiri’’ okurken;

Bir an için kendinizi, vatanından, anne, baba ve kardeşlerinden, ezanı, dini ve töresinden mahrum bırakılmış soylu bir Türk evlâdının yerine koyun ve O’nun yürek yangılarını, ciğer sızılarını kendi nefsinizde yaşamaya, duymaya çalışın ve sonra;

 

Bir bayrak altında, hür bağımsız bir vatan üstünde anne, baba, bacı, kardeş, hısım ve akrabalar, dahası bir millet olarak şereflice, hür ve bağımsız olarak yaşamanın değerini düşünün- kıymetini bilin- şükredin.

 

PARİS AKŞAMLARI

Bu kent her şeyiyle bana yabancı,

Caddeler, binalar, bütün insanlar,

Öyle hasretim ki ezan sesine,

Ararım çevremde minare, cami

Lakin takılırım çan kulesine,

Her semtin muhteşem kilisesine.

Yad el elemleri sarar içimi…

 

Uzaklarda yurdum, burdan çok uzak,

Her mevsim güneşli, masmavi göklü,

Camili, kubbeli kümbetli köşkle,

Ozanlı, garipli, kervan saraylı,

Hele insanları; Alp’li, Giray’lı,

Yok haber onlardan, baba evinden,

Bu yüzdendir halim kopuk bir yaprak,

Her şey çok uzakta, benden çok uzak….

 

Gözlerim daima engine dalar,

İsterim ki her ana yurdumda,

Dağları dumanlı yaslı Kırım da,

Duvarında mavzer ve KURAN olan,

Atacağında top bizim konakta,

Bir bakır sinili sofra başında,

İftar beklenilsin dua edilsin,

Ve sesiz sedasız yemek yenilsin,

Sonra şadırvanda abdest alınıp,

Hep birlikte camiye gidilsin….

 

Uyansam her sabah ezan sesiyle,

Görsem Ayşe’ciği su testisiyle,

Dinlesem dedemi KUR’AN okurken,

Başımı huşu ile yastığa koysam,

Sonra toparlanıp yola koyulsam,

Yahut günün şavkı vururken camdan,

Heybetli sesiyle çağırsa babam,

Annemde kalk yavrum aslanım dese,

Tutup elleriyle omuzlarımdan,

O müşfik haliyle sarılsa, öpse….

 

Semaver kaynarken ocak başında ,

Dünya Türklüğü’nden, Türk tarihinden,

Bozkurt’tan, Ergenekon’dan söz etse dedem,

Sonra Türklük için eylese niyaz,

Gözlerinden akan yaşını görsem….

 

Evet yurdum uzak burdan çok uzak,

Bir ferahlık yahut bir şey umarak,

Düşerim yollara akşam üstleri,

Hep böyle çaresiz yıllardan beri,

Her zamanki gibi yorgun ve bitkin,

Artırıp yükünü hasta kalbimin,

Her an heyecanlı, gözlerimde yaş;

Görmek isteğiyle bir Türk, bir dildaş,

Dolaşırım Paris caddelerini,

Yorgun akan Sen’i, köpüklerini…

 

Bir karakış vakti sen kıyısında,

Kafamın içinde Türklük ülküsü,

Ruhumu kavuran öz yurt hasreti,

Böyle göçeceğim ebediyete,

Donmuş cesedimi bulup çöpçüler,

Kimim ben ve neyim, ne bilecekler…

 

Vatan;

İnsana iki kere ana rahmidir.

Ondan geldik ve yine ona döneceğiz.

 

Vatan;

Beslenip doyulacak, üzerinde şerefsizce yaşanılacak bir toprak parçası, bir tarla, bir bostan, verimli bir sera, en önemlisi de Suud’un, Katar’ın, Avrupalının ne idüğü belirsizlerine peş keş çekilip rüşvet verilebilecek bir arsa – arâzi değildir, olamaz da!

 

Çünkü vatan;

İnancın üzerinde gereği gibi yaşanıp ve yaşatılabilmesi, ırz, namus ve haysiyetin güven içinde muhafaza edilerek korunması için elzemdir.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.