giresun üniversitesi Giresun University kerasus giresun gazete giresungazete giresun gazete giresun gazete net Giresun ışık Giresun Işık Gazete Gazete Işık gazetecilik giresun yerel haberler giresunhaber Giresun haber giresun yerel haberler giresun yerel gazete giresunsondakika giresun sondakika kazaolay sondakika giresun giresun belediyesi çotanak yeşilbeyaz giresunspor fotoğraf fotoğrafçılık piraziz bulancak dereli keşap espiye yağlıdere şebinkarahisar tirebolu alucra espiye bulancak camoluk şebinkarahisar tirebolu alucra espiye bulancak keşap
DOLAR
7,8789
EURO
9,3879
ALTIN
458,87
BIST
1.342
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Giresun
Parçalı Bulutlu
11°C
Giresun
11°C
Parçalı Bulutlu
Cuma Parçalı Bulutlu
13°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
16°C
Pazar Parçalı Bulutlu
16°C
Pazartesi Az Bulutlu
16°C

Ayhan YÜKSEL

1 Şubat 1951 tarihinde Giresun’un Tirebolu ilçesinde doğdu. İlk ve ortaokulu Tirebolu’da, liseyi Trabzon’da, yüksek okulu İstanbul Ticarî İlimler Akademisi’nde okudu. İstanbul Üniversitesi Sosyal İlimler Enstitüsü Tarih Ana Bilim Dalı’nda Tirebolu: 1 Numaralı Şer’iyye Sicili (Tahlil-Çevriyazı) adlı çalışması ile lisansüstü programını tamamladı. Özellikle Giresun ve yöresi üzerinde çalışmaları yoğunlaştı. Çeşitli mahalli gazete ile Türk Dünyası Araştırmaları, Tarih ve Toplum, Türk Kültürü Araştırmaları, Osmanlı Araştırmaları gibi akademik dergilerde yazıları yayınlandı, katıldığı sempozyumlarda araştırma sonuçlarını tebliğ olarak sundu. Prof.Dr. Faruk Sümer’in Tirebolu Tarihi (1970) eserinin yazımında, Giresun, Tirebolu ve Espiye belediyelerinin düzenlediği sempozyumlarda düzenleme komitesinde ve yayın kurulunda yer aldı. ESERLERİ: 1-Giresun Tarihi Yazıları, 1. bs., İstanbul 2002, 2. bs. 2003, 3. bs. 2007. Kitapta Giresun ve ona bağlı bazı kazaların sosyal, ekonomik ve folklorik geçmişini yansıtan, çoğu orijinal kaynaklara dayalı yazılara yer verilmiştir. 2-Tirebolu: Bir Sahil Kasabasının Sosyal ve Ekonomik Tarihi (1788-1858), İstanbul 2003. Kitap, lisansüstü konusu olan bir numaralı Tirebolu Şer’iyye Sicili’ne dayanmaktadır. 3-Sicill-i Ahval Defterlerine Göre (1879-1909) Osmanlı Döneminde Tirebolulu Memurlar, İstanbul 2004. Kitapta kırk dört memurun biyografi kayıtları vardır. 4-Doğu Karadeniz Araştırmaları, 1. bs. İstanbul 2005, 2. bs. 2009. Kitap, Ordu, Giresun, Trabzon ve Rize illeri “tarihinden bir yaprak” sunmaktadır. 5-Sicill-i Ahval Defterlerine Göre (1879-1909) Göreleli Memurlar, İstanbul 2005. Kitap, 15 memurun biyografi kaydını içermektedir. Bunlar arasında Hasan Âli Yücel’in babasının ve Posta ve Telgraf Nazırı olan Hasan Âlî Efendi’nin de biyografi kaydı bulunmaktadır. 6-Tirebolu’dan Simalar: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Değerlerimiz, İstanbul 2005.Kitapta her sahada yetişmiş 334 kişinin biyografi bulunmaktadır. 7- Tirebolu: Tarih-Kültür-Spor Yazıları, İstanbul 2008. Kitap, Tirebolu üzerine yazılmış makalelerden oluşmaktadır. Spor tarihi yeniden yazılmıştır. 8-Tirebolu Kazası Nikâh Kayıtları (1861-1906), İstanbul 2008. Kitap, kadı kayıtlarında yer alan 3298 nikâh kaydındaki 1550 sülale ile 15.000’i aşkın ismi ihtiva etmektedir. 9- Giresun Tarihinden Sayfalar, İstanbul 2009. Giresun tarihine üzerine yazılmış makalelerden oluşmaktadır. 10- Geçmişten Günümüze Tirebolulu Denizciler, İstanbul 2010. Kitap, İstanbul’a gelerek Şirket-i Hayriye, İdare-i Mahsusa gibi kuruluşlarda çalışan Tirebolulu denizcileri, bahriye subaylarını, Ertuğrul şehitlerini, yelkenli gemi kaptanlarını anlatmaktadır. Basıma hazır kitapları: 1.Bir Aile Tarihi: Göreleli Müftü Hüseyin Müştâk Efendi ve Ailesi. Hüseyin Müştâk Efendi’nin (1871-1931) özgün risalesinden yola çıkılarak arşiv kaynaklarının kullanıldığı aile tarihi. 2- Giresun’dan Simalar. Ağırlıklı olarak geçmiş dönemde her sahada yetişmiş yaklaşık 40 kadar Giresunlu’nun biyografisi yer alıyor. 3- Tirebolu Kazası Nüfus Defteri (1835-1845). Osmanlı’da ilk nüfus sayımı bilgileri. Soyağacı için birinci el kaynak.

Adına türkü yakılmış Keşaplı Eşkıya Micanoğlu Hüseyin

Genel olarak soygun yapıp halkın malına ve canına kasteden, etrafı haraca kesenlere şakî ve bu kelimenin çoğulu olarak eşkıya denmiştir. Çoğu araştırmacı eşkıyayı köylülere yardım etmeye çalışan kır isyancıları olarak takdim eder. Araştırmacı Karen Barkey ise onların kırsal toplumun esas zorbaları olduğunu ifade der. Ona göre eşkıya grupları kırsal topluma zarar vermişlerdir. Onların kaynaklarını yağmalamış ve yerel iktidar sahipleri tarafından baskı altında tutulmalarına etkin bir şekilde katılmışlaradır. Devlet görevlilerinin baskı ve zulümlerine bir tepki olarak eşkıya reisleri büyük şöhret kazanmış ve halk muhayyilesinde kahramanlık destanlarına konu olmuştur. Bu eşkıyalardan biri olan Micanoğlu Hüseyin, Giresun yöresinde türkülere konuş olmuş, dost meclislerinde türkülerini söylemenin bir gelenek halinde sürdürüldüğü, hemen hemen bütün halkın hikâyesini bildiği ünlü eşkıyadır.

Micanoğlu Hüseyin 1274 (1858) yılında Giresun’un Keşab nahiyesine bağlı Engüz (Dokuztepe) köyünde doğdu. Babası Ömer Ağa, annesi Yakuboğlu Osman’ın kızı Ayşe kadındır. Micanoğlu, Kerempelioğlu Ersöz’ün sözel kaynaklardan aktardığına göre “ince yapılı, açık alınlı, kumral bıyıklı, mert ve cesur” bir Karadeniz delikanlısıdır.

Micanoğlu’nun dağa çıkıp eşkıya olmasına dair söylentiler çeşitlidir. Bir söylentiye göre Giresun’da Sultan Selim Camisi yanındaki medreseye devam eder, bir gece arkadaşları ile medreseye gizlice kadın getirdiği için medreseden atılır (1880). Tahsiline devam etmek için Sayca köyünden arkadaşı İsmail Ağa’nın oğlu Hüseyin ile birlikte Erzurum’a gider. Zeki, çalışkan olmasına rağmen imtihanda başarılı olamaz, Giresun’a döner (1881), daha sonra da askere gider. Askerden firar ederek dayısı Yakuboğlu Şükrü’nün yanına gelir. O günlerde bir kadın yüzünden çıkan kavgada Kalafatoğlu Memiş Hoca öldürülür. Kalafatoğlu Memiş’i öldürenin Micanoğlu olduğu tespit edilince takibata çıkılır, o da kaçarak şekavete/eşkıyalığa başlar. Yıl 1881-82’dir.

Bir diğer söylentiye göre Erzurum Süvari Alayı’nda askerlik yaparken nişanlısı Emine’nin Memiş Hoca’nın oğluna verildiğini duyunca firar eder. Onun gelişiyle köyde dedikodu alır yürür; Micanoğlu’nun gelinle ilişkisi olduğu etrafta söylenmeye başlar. Dedikodulardan rahatsız olan Micanoğlu’nun eski nişanlısı, bir akşamüstü eline bir değnek alarak Micanoğlu’nun yolunu keser, münakaşa başlar, gürültü üzerine dışarı çıkan Memiş Hoca da kavgaya karışınca, Micanoğlu karakulak bıçağını çekerek onu öldürür. Memiş Hoca’nın öldürülmesi üzerine köyün ileri gelenlerinden Hamaloğlu Hasan Ağa tarafından tutulup adalete teslim edilir. Mahkeme tarafından on sekiz yıl hapis cezasına çarptırılır. Tutulduğu mahpushanedeki günleri altı ayı bulmuştur. Bu arada köydeki annesine Hamaloğlu tarafından işkence yapıldığını duyunca Ordu-Ünye-Piraziz çevresinin en ünlü eşkıyası Gürcü Deli Reşid’in adamı Eğribel Mehmed’le birlikte mahpushaneden kaçar.

 

MİCANOĞLU DAĞA ÇIKIYOR

Mahpushaneden kaçan Micanoğlu, bir müddet Giresun’da gizlenir. Depboy’da Arnavut Cafer’le gizlice görüşür ve kendisini Gürcü Deli Reşit’e ulaştırmasını söyler. Arnavut Cafer’in yardımıyla Giresun iskelesinden vapura binip Vona’ya, oradan da Ünye’ye geçer. Ünye’de Deli Reşit’in zaptiye tarafından takip edildiğini öğrenir. Bu haber üzerine Piraziz’e gelir. Tekmezar köyüne “imam durur”. Micanoğlu, köyün ileri gelenlerinden Tayip Ağa tarafından ihbar edilir. Yakalanacağını anlayan Micanoğlu, Tayip Ağa’nın kızını yanına alarak kaçar. Bir süre Enece ve Yaykınlık köylerinde kalır. Sonunda Gürcü Topaloğlu Eyüb ve Gürcü Deli Reşid’in çetesine katılmak zorunda kalır, Deli Reşid’in çetesiyle soygunlara katılır. İlk soygunu Bulancak’taki Şemsettin köyünde Yılancıoğlu Mustafa Ağa’yı soyarak yapar. Bu kanun dışı faaliyetleri köy basma, yolcu ve kervanları soyma şeklinde devam eder. Micanoğlu, artık dağlardadır ve dokuz kişilik çetenin başı olmuştur. Çetede Micanoğlu, kardeşleri Mehmed ve Süleyman, Deli Reşit, Şakir Ağa, Molla Hasan, Karakayalı Mehmet, Uğurca köyünden Gotkile namıyla tanınan Köroğlu ve Gürcü Yakup Ağa bulunmaktadır.

Micanoğlu, hükümet kuvvetlerinin yanında yer alarak kendisini takibe çıkanları teker teker yakalayarak öldürmeye başlar. Kendisini kurtarmak vaadiyle kandırarak hükümete teslim Hamaloğlu Hasan Ağa’yı, sonrasında Vanazıt köyünden Tekbaşoğlu Kamit/Komit Ali Ağa’yı, aynı gün Uğurca köyü imamı Mehmed Efendi’yi, Sarvan köyünden Salbacakoğlu Halil İbrahim Ağa’yı vurur.

Söylentilere göre Micanoğlu katiyen adam öldürmez, bütün bu işleri Gotkile’ye yaptırırmış. Eşkıyalığı sırasında Micanoğlu’nun Giresun ağa ve beylerine güveni kalmamıştır. Yalnız fırıncı Sarı Mahmudoğlu Mustafa Efendi’ye son derecede güvenirmiş. Bir aralık “Kümbet Boğazı” yaylasında Larçınoğlu Genç Bey’in oğlu Hakkı Bey’i dağa kaldırmağa kalkışmış ise de “rica ve hatır” üzerine bırakmış. Hakkı Bey’i dağa kaldırmasının sebebi, Mican’ın yakalanması için hükümetçe sıkıştırılması, Genç Bey’in de görünüşte bazı girişimlerde bulunmasıymış.

Micanoğlu ve çetesinin yaptığı soygunlar ve bilhassa Şebinkarahisar’a gidip gelen kervanları vurması üzerine yüzbaşı vekili Palabıyık Kemal Ağa, yanına aldığı Aslan Bey ve Soloğlu Ahmed Ağa ile birlikte onun takibine çıkar ve Micanoğlu’nu yakalamaya çalışır. Fakat Micanoğlu’nu ele geçirmek mümkün olmaz. Micanoğlu kendisini ele geçirmeye çalışan kuvvetleri meşgul ederek yakalanmamayı başarır. Osman Fikret Topallı’ya göre bunda “fakir ve fukaraya, düşkünlere yardım etmesi, ırz ve namusa saygılı olması, tecavüzde bulunmaması, fırsat buldukça namazını kılıp orucunu tutması, kışın yataklık yapan köylerde hocalık yapması” etkili olmuştur. Ara sıra kıyafet değiştirerek hatta çarşaf giyerek Giresun’a gelir, çocuklara para ve simit dağıtırmış.

Micanoğlu, sıkı takipten kurtulmak için kendisine daha güvenli barınma yerleri aramaya başlar. Karagöl yaylasına çıkarak Türkmen Ağaları’ndan Erbaalı Kel Sayid/Seyid’e misafir olur. Kel Seyid, yanında kırk-elli kadar insan çalıştıran, sürüleri obaya sığmayacak kadar çok olan zengin birisidir. Kendini takibe çıkan kolluk kuvvetleri Micanoğlu’nun izini buruda da bulur. Micanoğlu, Yanbulu denilen bir dağ geçidinde hükümet kuvvetlerini pusuya düşürür, jandarmaların bir kısmını esir alır. Yolcuların eşyaların ve 200 lira kadar akçesini gasp eder.

 

MİCANOĞLU MADENİN SUYUNU KESİYOR

Ünü gittikçe yayılan Micanoğlu, Giresun-Şebinkarahisar yolu üzerinde bulunan maden işletmelerinden haraç almaktadır. Eğribel madenini işleten Fransız şirketin sahibine mektup yazarak haraç ister. Maden şirketi haraç vermeye yanaşmayınca bu sefer Micanoğlu madenin Karagöl yaylasından gelen suyunu keser. Maden susuz kalır. Licese madeninden Giresun iskelesine sevk olunan cevherin naklini engeller. Bu yıllarda Licese madeni Şebinkarahisar’a dört saat mesafededir ve simli kurşun cevheri çıkarılmakta, bir İngiliz şirketi tarafından işletilmektedir. Cevherin çıkarılması için gerekli olan bütün alet ve edevat ile çıkarılan cevheri ezip temizlemek üzere bir de fabrika bulunmaktadır. Günden yedişer tona kadar maden cevheri çıkarılan fabrikada sayıları 300 ile 500 arasında değişen işçi çalışmaktadır. Bu haraç isteme olayı, konuyla ilgili türkü yakılmasına yol açar:

 

Vara vara vardım maden yoluna

Bir mektup yazdım direktörüne

Eğer bu maden işleyecekse

Bin altın göndersin Micanoğlu’ma

 

Karagöl altından kırk atlı geçtim

Martin kurşunun suyunu içtim

Sağımdan vuruldum soluma düştüm

Dil bilmez Çerkezler içine düştüm

 

Ben de vardım maden baskununa

Yar yağmur yağmış daşın üstüne

Beş üz asker kalkmış Mican üstüne

………………..

 

 

MİCANOĞLU’NUN MADEN DİREKTÖRÜNE MEKTUBU

Micanoğlu, muhtemelen Nisan 1885’te cevher işleyen fabrikaya bir baskın gerçekleştirir. Bu baskını Micanoğlu ile Muhacir Küçük Hüseyin yapmasına rağmen hükümet kuvvetleri Micanoğlu’nun kardeşleri Mehmed ve Süleyman’ı yakalar. Mehmed ve Süleyman yirmi ayı aşkın bir süreden beri de hapishanede tutulmaktadırlar. Micanoğlu, İngiliz maden direktörüne bir mektup yazarak Mehmed ve Süleyman’ı hapishaneden çıkarmasını, kendisine muhafız olarak almasını, bunun için kaç lira lazımsa bildirmesini ister. Bunun için direktöre onbeş günlük bir süre verir. Direktör bu işi yaparsa Micanoğlu’na 2000 altın lira vermiş sayılacaktır. Yani, Micanoğlu, aldığı haraçtan bu kadar miktarı düşecektir. Eğer direktör mahpushanede olan Mehmed ve Süleyman’ı onbeş güne kadar kurtarmazsa direktörün canına kastedecek, çıkarılan cevherin taşınmasına engel olacak, Karagöl’den suyu kesecektir.

Eşkıyâ-i Giresun Keşâb Mîcânoğlu Hüseyin Efendi” imzası ile yazılan, “Karahisar-ı şarkî mutasarrıflığından Avrupalı mâdenci direktörü Ağa’nın huzûr-ı âlîsine” şeklinde başlayan ve “Fûtüvvetlü benim dostum direktör ağa hazretleri” diye devam eden tarihsiz mektupta Micanoğlu şöyle demektedir:

Bu kerre zât-ı âlîlerinize mahsûsen selâm ederim. Kaldı ki sizler beş on seneyi mütecâviz mâdenci olduğunuz ma‘lûm ve bendeniz de beş altı seneden berü eşkıyâ olduğum beyân ol-cihet şimdiye kadar sizlere bir kusûr getürmüş olmayup Licese isnâdından dolayı karındaşım Mehmed ile Süleyman yirmi mâhı mütecâviz taht-ı tevkîfde kalup bî-gayr-i hak halbûki, bendeniz ile Muhâcir Küçük Hüseyin olduğu hepinize ma‘lûmdur. Kaldı ki, şimdiki halde sizlere şu kadar çok recâ ederim. Bu iki karındaşlarımı mahbûsdan çıkarup kendünüze zaptiyye edüp iskân etmeniz[i]  matlûb ederim. Her kaç lira altun mesârif ederseniz bendenize beyân edesin. On beş güne kadar çıkarırsınız bendenize iki bin altun vermiş kadar hükmü vardır. Ve eğer bu işe gayret etmezseniz evvelâ canınıza saniyyen cevherine dahi Uzundere’den gelen şeylerine dahi Karagöl’den giden suya bu tahrîr ile himâm şeylere man‘î-i şer‘î olacağım. Ma‘lûmunuz olsun. Kaldı ki, sizlere on beş gün mühlet. Cevâbınızı isterim. Bu işe gayret etmedikten sonra sizlere daha rahatlık yoktur. Katırcınızı işletmem. Her bir cihet kötülük ederim. Sonra bendenize beyân eylemedin demiyesiniz. İrâde[ye] muntazırım”.

Micanoğlu’nun maden direktörüne yazdığı bu tehdit mektubu üzerine İngiliz konsolos Ali Sururî Paşa’ya durumu bildiren Fransızca bir mektup yazar. Mektubun tercümesine göre konsolos şunları söylemektedir:

15 Nisan [1]303 [27 Nisan 1887] tarihinde vuk‘u bulan mükâlemeye istinâden İngiltere devlet-i fehîmesi teb‘asından Licese mâden direktörüne eşkıyâdan Micanoğlu’nun yazdığı tehdîdli mektûb sûretinin leffen huzûr-ı âlî-i vilâyet-penâhîlerine takdîmle kesb-i şeref eylerim.

Bu tehdîdden mâden idaresi korkmakda olduğundan ümîd-vârım ki, zât-ı âlî-i vilâyet-penâhîleri eşkıyâ-i merkûmenin derdestini ve cem‘iyyet ve mazarratını men‘ edecek tedâbiri diriğ buyurmazlar. Şakî‘-i merkûm Micanoğlu’nun refâkatinde Gürcî muhâcirlerinden üç şahıs bulunduğunu haber almışdım. Çürüksulu sa‘âdetlü Ali Paşa’nın bana bugün verdiği viziteyi bir vesîle add ile bundan bi’l-istifâde buna dair ettiğimiz mükâleme üzerine Ali Paşa şakî‘-i merkûm refâketinde yalnız Gürcî olarak bir âdem bulunup o da dâmâdı Ali Bayrakdaroğlu olduğunu cevâben söyledi. Ve her ne kadar bu eşkıyâ cem‘iyyetine ehemmiyet verilür ise de ehemmiyete şâyân bir şey olmayub eğer Serasker Paşa hazretleri kendüsüne kimsenin ma‘lûmatı olmaksızın hafî bir emir verirse bunların cem‘iyyetini az müddet zarfında mahv edeceği ümid-kavîsinde bulunduğumu ve bu sûretle Devlet-i Âliyye ile İngilizler’in menfa‘atine bir hidmet etmiş olacağını ilâve-i makal eyledi. Ümîd ederim ki, bu takrîrim zât-ı âlî-i semûhîleri ile Ali Paşa beyninde hiss eylediğim az çok bürûdetin ber-taraf olmasına bir vesile-i cemîle olacakdır. İhtirâmât-ı mahsûsa-i fâ’ikamın kabûl-i temînâtı mercûdur efendim”.

 

MİCANOĞLU’NUN SONU

Karagöl yaylasında Kel Seyid’in misafiri olan Micanoğlu’nun hem Fransız şirketin sahibinin eşi ile, hem de Kel Seyid’in gelini ile aralarında bir gönül ilişkisi olduğu etrafta söylenmeye başlar. Gerek madene yaptığı baskın sebebiyle hükümet kuvvetlerinin takibi, gerekse Kel Seyid’in gelini ile olduğu söylenilen gönül ilişkisi bir bakıma Micanoğlu’nun da sonu olur. Bir söylentiye göre Kel Seyid, hükümetle anlaşarak Micanoğlu ve arkadaşlarını tutuklar. Kaçmasını önlemek için ellerine ve ayağına kelepçe ve bukağı vurur. Kimi sözel kaynaklara göre Micanoğlu’na karşı hissi bir yakınlık duyan Kel Seyid’in gelini, kimi sözel kaynaklara göre yardımcı kadınlardan birisi yoğurt tasının içinde bukağının anahtarını yoğurt çanağına atıp çoban hizmetçiyle Micanoğlu’na gönderir, o da kelepçeyi ve bukağıyı açarak anahtarı geline/yardımcı kadına gönderir, böylece kaçması sağlanır. Micanoğlu dışarıya çıkınca köpeklerin saldırısına uğrar. Köpeklerden kurtulmak için yakındaki bir göle girer. Uzun süre suda kalan Micanoğlu, üşütür hasta olur, Çivriz yaylasına yakın Yassıalan’da ölür. Cenazesini Keşap’a getirirler.

Diğer bir inanışa göre de Çivriz deresi içinde bir başka adamın ölüsü bulunur, müfreze bu ölüye müsademe edilmiş gibi üç beş el kadar silah atar ve bu kişinin Micanoğlu olduğu söylenilir. Adamın ölüsü müfreze tarafından Keşab’a getirilir, Micanoğlu’nun anasından “telkin ve tehditle” ölünün Micanoğlu olduğunu söylemesi istenilir. Micanoğlu’nun anası ölenin Micanoğlu olmadığını bildiği halde “oğlum diye feryad eder”.

Diğer bir söylentiye göre geliniyle, ya da yardımcı kadınla olan ilişkisi sebebiyle Kel Seyid, Micanoğlu ile arkadaşlarını birbirine düşürür. Arkadaşları Micanoğlu’nu öldürüp bir duvarın üzerinden aşağıya atarlar. Cenazesi Giresun’a getirilir.

Belgeler, Micanoğlu’nun ele geçirilişi konusunda daha somut bilgiler vermektedir. İngiliz hükümetinin Osmanlı hükümeti nezdinde yaptığı girişimler netice vermiş ve Dâhiliye Nezâreti’nden Sivas Vilayetine 22 Haziran 1303 (6 Temmuz 1887) tarihli yazı müsveddesinden anlaşıldığına göre “madenin müdürünü tehdit eden ve cevherin Trabzon’a nakline engel olan” Micanoğlu’nun takibine çıkılmıştır.  Muhbir de kullanılarak Şebinkarahisar’da Bandıra köyünde kaldığı tespit edilmiştir.

Sefaretlerin dahi şikâyetçi olduğu meşhur şakî” Micanoğlu Hüseyin, beş aylık sıkı bir takibatın sonunda, 4 Ağustos 1303 (16 Ağustos 1887) tarihli bir belgeden anlaşıldığına göre “meyyiten”, yani ölü olarak ele geçirilmiştir. Micanoğlu’nun nerede ve nasıl, kimler tarafından ölü ele geçirildiğine dair bir kayıt şimdilik bulunmamaktadır. Bu belgede ilginç olan bir husus, Micanoğlu’nun ele geçirilmesi üzerine halktan teşekkür telgrafları geldiğinden söz edilmesidir. Madeni işleten The Asia Minor Mining Company Limited, Micanoğlu’nu ele geçirdiği için Avni Bey’e Ağustos 1887 tarihli, deri üzerine elle yazılmış bir teşekkürnâme vermiştir.

Ama halk arasında Micanoğlu’nun bu şekilde ölmesi, olaya destanî bir hava kazandırır. Bir inanışa göre Micanoğlu, o sırada çığ altında kalarak ölen Kel Seyid’in çobanlarından birisine kendi elbiselerini giydirmiştir, herkes Micanoğlu’nun çığ altında kalarak öldüğünü zannetmiştir. Aslında Micanoğlu ölmemiştir. Micanoğlu bu diyarı terk etmiş ve o “sır olmuştur”. Hatta, Micanoğlu’na Osmanlı ülkesinin değişik yerlerinde rastlanır. Micanoğlu’nu kimisi Midilli’de, kimisi Zonguldak’ta, kimisi Mekke’de görür. İşte, halk tarafından çok sevilen, efsanevî bir kimlik verilen ve adına türkü yakılan Micanoğlu’nun hayatı kısaca böyledir.

Uzun yıllar Giresun, Şebinkarahisar, Erzincan, Tokat, Trabzon, Samsun ve dağlarında dolaşan eşkıya Micanoğlu için türküler yakılmış ve yakılan türküler dilden dile söylenerek bugüne ulaşmış olup sevilerek dinlenilmektedir. Micanoğlu’nun birçok özelliğinin ve faaliyetlerinin bu türkülere yansıtıldığını görmek mümkündür. Yaptığı soygunlardan ve aldığı haraçlardan fakirlere yardım ettiği, köprü, çeşme gibi hayır eserleri yaptırdığı söylenilen ve buna dair birçok olay anlatılan Micanoğlu, halkın sevgisini kazanmış, eşkıya olarak baskıcı ve yağmacı bir kimliğinin yanında, iyiliği ve kötülüğüyle, her haliyle halkın belleğinde Köroğlu gibi bir karakter olarak algılanmıştır.

 

MİCANOĞLU EFSANESİ

Micanoğlu, cesurdur. Merhametlidir, cömerttir, yardımseverdir. Soygun ve haraç alma nedeniyle bir hali servet sahibidir. Etraf köylerde oturan ve kendisine yataklık yapanlara yardım yapar.  Evlenecek genç kızlara çeyiz parasını, ev yaptıracak olanların inşaat masraflarını kendi cebinden karşılar, yol ve köprü yaptırır. Onların hayır dualarını alır. Bu durum kendisinin sevilmesini, ismi etrafından efsanevî bir kimlik yaratılmasına yol açar. O, eşkıya olarak baskısı ve yağmacı bir kimliğinin yanında iyiliği ve kötülüğüyle her haliyle halkın belleğinde zenginden alıp fakire veren “Köroğlu” gibi bir halk kahramanı hüviyetindedir. Çünkü O, “erdemli” bir eşkıyadır. Halk bu nedenle daha hayattı iken kendisine türkü yakar…

Micanoğlu hakkında efsanevî bir şekilde anlatılan bir olay da maden direktörünün eşine âşık olduğu, onunla bir gönül ilişkisine girdiğidir. Sözel kaynaklara göre Micanoğlu, gönül koyduğu bu madamla sık sık buluşur. Çünkü, Micanoğlu’nu görüp de âşık olmamak, sevmemek mümkün değildir. Kerempelioğlu Ersöz’e göre O, “genç kızların sevgili ve Giresun’un Guilianosu”dur.

Micanoğlu’nun hayatı efsanelere karışmış motiflerle öyle renklenir ki, vurularak öldüğüne kimse inanmaz. Ölümüne dair anlatılan söylentilere göre çığ altında kalan Micanoğlu değil, Micanoğlu tarafından kendi elbisesi giydirilen Kel Seyid’in çobanıdır; Çivriz deresinde ölüsü bulunan da Micanoğlu değildir… O, müsademe edilmiş süsü verilen, annesinden “telkin ve tehditle” cesedin Micanoğlu’na ait olduğunu söylemesi istenilen bir başka kişidir… Çünkü, Micanoğlu ölmemiştir, bu diyarı terk etmiş ve “sır olmuştur”. Bu inanış sonucu, Micanoğlu’na Osmanlı ülkesinin değişik yerlerinde rastlanır. Micanoğlu’nu kimisi Midilli’de, kimisi Zonguldak’ta, kimisi de Mekke’de görür!…

 

ADINA YAKILAN TÜRKÜLERDEN:

 

Rakı koydum fincana

Hele bakın Mican’a

Kör olası Kel Seyid

Nasıl kıydın bu cana

 

Oy benim canım Mican’ım

Dünyalarda bir canım

 

Martinimin pulları

Gece kestim yolları

Aslan Mican geliyor

Saymaz karakolları

 

Oy benim canım Mican’ım

Dünyalarda bir canım

 

Mican’ımın martini

Dolar dolar boşalır

Kel Seyid’in gelinleri

Giyinir de kuşanır

 

Oy benim canım Mican’ım

Dünyalarda bir canım

 

Karagöl obasında

Su içtim kana kana

Mican’ın ağaları

Ağlıyor yana yana

 

Oy benim canım Mican’ım

Dünyalarda bir canım

 

Esbiye’nin pirinci

Ayvasıl’ın turuncu

Agaların içinde

Aslan Mican birinci

 

Oy benim canım Mican’ım

Dünyalarda bir canım

 

Karisar yolu taşlık

Eskidi zıpka başlık

Gotkile hiç durmuyor

Her gün istiyor harçlık

 

Oy benim canım Mican’ım

Dünyalarda bir canım

 

Ayvasıl burnu burun

Beyler geriye durun

Micanoğlu geliyor

Altına iskemle kurun

 

Oy benim canım Mican’ım

Dünyalarda bir canım

 

Micanoğlu’nu vurdular

Çifte faytona koydular

Zaptiyeler ölüsünü

Konak önünde soydular

 

Oy benim canım Mican’ım

Dünyalarda bir canım

 

Mican’ın başında başlık

Koynunda kurşundan haçlık

Mican’ın vurulduğu yer

Çivriz köyünde bir taşlık

 

Oy benim canım Mican’ım

Dünyalarda bir canım

 

Koç Hüseyin kaça durdu

Arkasından martin vurdu

Alaybeyi birçok yerde

Şu Mican’a pusu kurdu

 

Oy benim canım Mican’ım

Dünyalarda bir canım

 

Mican sen öleceksin

Kabire gireceksin

Dokuz tahta altında

Ne cevap vereceksin

 

Oy benim canım

Dünyalarda bir canım

 

KAYNAKLAR: BOA, DH. MKT, nr. 1423/118, 1429/70, 1439/95, 1499/22; BOA, Y. PRK. EŞA, nr. 6/67; Ayhan Yüksel, “Giresunlu Ünlü Eşkıya Micanoğlu Hüseyin”, Doğu Karadeniz Araştırmaları, İstanbul 2009, s. 113-126; Yaşar Küçük, Doğu Karadeniz Eşkıya ve Kabadayıları, Trabzon 2006, s. 127-140; Kerempelioğlu Ersöz, “Sevimli Haydut Micanoğlu”, Yeşilgiresun, (24 Nisan 1956-28 Nisan 1959); Osman Fikret Topallı, Halk Şöhretleri (basılmamış risale), Giresun, ts; Fikret Karadeniz, “Giresun’da Bir Alp Tipi ya da Bir Köroğlu Gibi Micanoğlu”, Üç Kent Bir Ülke (Anadolu Denemeleri), Trabzon 2002, s. 133; Denizler Kitabevi Efemera Müzayedesi (8 Ekim 2006), İstanbul 2006, s. 91.

Yazarın Diğer Yazıları
REKLAM ALANI
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.